Sinan Kılıç

    

Yeşilyurt

Hayatım boyunca tek bir şehirde yaşadığımı söyleyemem. Doğduğum şehir başka, çocukluğumu, lise yıllarımı ve yirmili yaşlarımı geçirdiğim şehirler bambaşka. Bu süreçte şehirler değiştiği gibi o şehirlerde yaşadığım semtler ve mahalleler de sürekli değişti. Otuzlu yaşlarımdaysa yaşadığım şehir değişmese de o şehrin farklı semtlerinde ve mahallelerinde yaşadım. Kısacası, yaşamımın uzun bir bölümünü içine alan bir şehir, semt, mahalle hikâyem yok. Şu anda Yeşilyurt’ta yaşıyor olmamın nedeniyse bir aidiyet ilişkisinden ziyade bazı tesadüfler ve bu semtteki ev fiyatlarının görece ucuzluğu.

1950’li yıllara kadar Yeşilyurt’un üzüm bağları ve zeytin ağaçları ile dolu olduğu söylenir. 50’li yıllardan itibaren başlayan iç göçlerle Anadolu’nun hemen her yerinden farklı sosyo-kültürel özelliklere sahip insanlar buraya gelmiş ve barınma sorunlarını gecekondu inşa ederek çözmüşler. Gecekondulaşmanın getirdiği çarpık yapılaşma, 1980’li yıllardan itibaren, var olan gecekonduların üstüne çıkılan katlar ve plansız bir şekilde yeni yapılan binalar nedeniyle iyice içinden çıkılamaz bir hâle gelmiş. 

Yeşilyurt bugün, yeşil alan bulmakta zorlanılan ve tüm yapıların iç içe olduğu bir apartman tarlası; burada yaşayan insanlar da bu beton yığınlarının arasında bir çeşit zorunlu iskâna tabi tutulmuş kişiler olarak tanımlanabilir.

Yeşilyurt’ta geçirdiğim üç yıldan sonra, proje kapsamında mahallemi fotoğraflamam söz konusu olduğunda, küçücük bahçelerinde tavuk besleyenleri, teraslara sıkışmış saksıları, asma katlarda veya yarı kapalı çatılarda sürdürülen tarımsal hobileri, sokaklarda zorlu bir hayat sürdürürken insanlara yoldaşlık eden hayvanları, aslında şehrin ışıltılı yüzüne çok yakın olduğu halde apartmanların aralarındaki boşluklardan bu ışıltılı dünyaya bakanları düşünmeye başladım ve tüm bu detayları fotoğraflamaya karar verdim.

Mahallenin ve mahallelilerin fotoğraflarını çekmeye başlamak, o güne kadar günlük hayatın koşuşturmacası içinde, üstünde pek de durmadığım birçok başka detayı fark etmemi ve bu detaylar üzerinde daha fazla düşünmemi sağladı. Uzaktan baktığımda üst üste binmiş binaları ve gürültülü sokaklarıyla kendi hengamesi içinde savruluyormuş gibi görünen Yeşilyurt, yüzeyde görünenin ardındaki gizlerini yavaş yavaş açmaya başladı.

Fotoğraflarını çekmeye başlamadan önce gözüme ‘bir çeşit zorunlu iskâna tabi tutulmuş kişiler’ gibi görünen insanlar, yaşam savaşı dediğimiz hayatın katılımcıları olarak benim komşularım olmaya başladılar.

Fotoğraf çekmek için dolaştıkça, çektiğim fotoğraflara baktıkça ve onlar üzerinde düşündükçe, nihayet yaşamımın bir bölümünü içine alan bir mahalle hikâyemin oluştuğunu, daha da güzeli, bu bitmemiş hikâyenin öznesi olmaktan büyük mutluluk duyduğumu fark ettim.